sokak köpeği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sokak köpeği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ara 2012

’’HAYVAN SEVMEYEN İNSAN HİÇ SEVEMEZ’’





Yalnız o şaşalı, koskoca alışveriş merkezi birine dar gelmişti..
Orada bir işi yoktu, sadece bir kapıdan girip, diğer kapısından çıkacaktı…
Güvenlik görevlileri izin vermedi !
Kafasını eğip, bir adım attığı kapıdan geri çıktı.


Hiç kimsenin ’de umurunda değildi zaten
O kimdi biliyor musunuz; Belki bu sene okula başlamış ve ya başlayamamış bir sokak çocuğu!
Taki sonradan fark ettim,İki sevgili yolda yürürken,dönüp dönüp arkalarına bakıyor…(Hayvansever olarak tanıdığım sevgili çift)
Biraz olsun onları izledim, çocukla konuşmaya başladılar bir çocuk daha geldi yanlarına, sokak hayatına alışmış, pişkin bir çocuktu..
Ardından bir yemek salonuna gittiler ve çıkışta çocukların elinde bir paket yiyecekle iki tarafa ayrıldılar…Bu sefer çocuklar arkalarına dönüp dönüp bakıyorlardı….
Ben şaşkın yine beynimde bir fırtına !
O sevgililer sokak’ta kedi,köpek,kuş doyuran hergün yüzlerce tepkiye maruz kalan önce insan diye o bayatlamış lafı duyan insanlar….

Yüzlerce insan içinde neden sadece üç kişi fark etti o çocuğu

Uzun lafa hiç gerek yok


’’HAYVAN SEVMEYEN İNSAN HİÇ SEVEMEZ’’



5 Ara 2012

SİZ SOKAK KÖPEKLERİNİ BİLMEZSİNİZ



Siz sokak köpeklerini bilmezsiniz. Evlerde telaşla sofraların kurulduğu, lüks lokantalarda kahkahaların çınladığı, karanlığın ve hüznün şehrin üzerine ağır bir kadife perde gibi indiği saatlerde, onlar gün boyu saklandıkları kovuklardan dışarı çıkarlar.
Siz sokak köpeklerini bilmezsiniz. Uyku kara bir çarşaf gibi bedenleri sarıp sarmalarken, onlar gün ışıyana dek süren amansız bir ekmek maratonuna başlarlar. Tehlikelerle dolu bu bin çehreli kentte, nasır bağlamış patileriyle çöp yığınlarının bulunduğu sokakları arşınlarken, düşlerini süsleyen tek bir şey vardır: Bir parçacık kemik bulabilmek.
Siz sokak köpeklerini bilmezsiniz. Uyuz illetinden can veren onlardır. Kuduz yaygarasıyla çoğu kez boş yere öldürülen, acımasızca çöp gibi toplattırılarak kafeslere tıkılan ve bir türlü anlaşılamayan nedenlerden ötürü toplu katliamlara hedef olan hep onlardır.
Siz sokak köpeklerini bilmezsiniz. Tanrının heybesinden paylarına düşen 15 yıllık ömürlerini asla tamamlayamazlar. İtile kakıla, horlana taşlana geçen kısacık bir zaman diliminde bir güncük bile köpek tadında yaşayamadan göç edip gidiverirler bu dünyadan.
Siz sokak köpeklerini bilmezsiniz. Duygulu, sadık ve sevecendirler. Bir lokmacık ekmek uğruna kulunuz köleniz olurlar. Dövseniz de, sevseniz de, uğruna her şeyinizi verdiğiniz hayırsız insanoğlu gibi terk edip gitmezler sizi.
Siz sokak köpeklerini bilmezsiniz. Tek bir suçları vardır, köpek olmak. Bu suçu da asla isteyerek işlememişlerdir. O sıcacık kebap kestanelerine benzeyen hüzün dolu gözleriyle özür diler gibi bakmaları işte bu yüzdendir. Eğer ta içine bakmasını bilirseniz o gözlerin, ısınıverir içinizin bütün üşümüşlükleri.


( Alıntıdır )

15 Eki 2012

BİR KÖPEĞİN DİLEĞİ…

BİR KÖPEĞİN DİLEĞİ

 
 
Yolda yürüyordum dalgın. Aniden bir köpek çıktı karşıma. Yaşı belli değil, ırkı, cinsiyeti belli değil. Hani öyle her gün sokaklarda gördüğümüz türden. Ama hayret, değişik bir şey oldu: Bu köpek dile geldi. Konuştu benimle. Gözlerime bak dedi bak ta oku hikâyemi, sonra da yaz onu, yaz ki anlasınlar beni, bilsinler dileğimi.

Gözlerinde acı, hüzün, daha da beteri dipsiz kör kuyular gibi koyu bir yılgınlık. Bir gece sabaha karşı gün doğarken, sizler bilmem kaçıncı uykunuzda uyurken, atın bizi belediye toplama ekibinin kamyonetinin arkasına ne kadar munis gözüksem, kuyruk sallasam, hiç hırlamasam da  uyuşturucu tüfekle vurun önce, şansıma ters bir yerime saplanmazsa ilaçlı kapsül, yolda ölüp kalmazsam, şoka girip uzun dilim boğazımı tıkayıp beni boğmazsa, örtün üzerimi kalın brandalarla, örtün ki insanlık ayıbınızı kimseler görmesin.
 
Götürün şehrin alabildiğince uzağına, daha yüzlercesinin gittiği yere, şehrin ana çöplüğüne. Metan gazı ciğerlerime dolup iflahımı kesmez; susayıp kana kana içtiğim derenin zehir atıklı suyu hayatımı sonlandırmazsa, belki birkaç yıl değilse de birkaç ay daha yaşarım kim bilir. Ölen annelerinin memelerinden süt emmeye çalışan sekiz öksüz yavruya annelik ederim ya da asi arkadaşlarıma uyup büyük çöplük firarını gerçekleştirir, üç beş gün demez artık ne kadar sürerse yayan yapıldak geri dönmeye çalışırım eski yaşadığım yerlere. Kaçarken birçoğumuz telef olsak ta belki ben başarırım yolculuğumu sonlandırmaya kim bilir?
 
Atın beni arabanın arkasına, götürün yüze yakın hemcinsimin mahpushanesine. Adı nasılsa bakımevine çıkmış ölüm kampına. Önüme atılan kuru ekmeklerle, biraz daha iyisi tıbbi atıklı hastane artığı yemeklerle karnımı doyurur, kışın buz tutan, yazın ateş gibi yanan beton zeminde bir karış ılık toprağa hasret belki bir gün özgürlüğüme kavuşurum umuduyla yaşarım kim bilir.
 
 
Gözlerimde hüzün ve keder, içimde körelmiş, dahası hiç yeşermemiş yaşama sevinci.Dünya sadece biz insanların değil demeyin. Bahçeli evlerinizi yıkın. Bakamayız artık diye ömrünün on yılını size adamış can yoldaşınızı uzak diyarlara götürün bırakın ki yolları bulamasın, geriye dönemesin. Yaşlandı kocadı artık, iş görmez diyerek terk edin boynundaki yılların tasma iziyle işaretli bekçi köpeğinizi, sürünüzün koruyucusunu. Hiç arkanıza dönüp bakmadan bırakın gidin.
 
Atın bizi, atın. Kaderimiz iki dudağı arasında olsun belediye zabıtasının veya hasbelkader hayvan sağlığı okumuş bir veteriner hekimin. Sokaklarda çocuklarınız korkusuz yürüsün tersine biz onlardan korksak ta. Tatlı uykularınızı havlamalarımız bölmesin. Caddelerde birden araçlarınızın önüne çıkmayalım. Son model otolarınızı kirletmesin kanımız.
 
Haklarımızıkoruyucu kanunlar, genelgeler çıkarmayın. Koca koca vekiller Mecliste bizler için mesai harcamasın, oturumlar yapmasın. Yufka yürekli kadınlar, erkekler korumayın bizi, dernekler, platformlar oluşturmayın. Soyumuzu, sopumuzu, neslimizi, toptan kurutun.  Ansiklopedi sayfalarından tanısın bizi çocuklarınız, torunlarınız, gelecek kuşaklarınız. Ne keder, bizler olmasak ta olur. Siz rahat edin, siz rahat edin.
 
Bu yazım bir duygusallık ve hayal ürünü değildir. Ne yazık ki Eskişehirdeki sahipsiz canları ülkemizdeki gibi hayvanların çektiği çilelerin çok küçük bir bölümünün tablosudur. Bunun tersini düşünen ve iddia edenler ise olayları  işlerine geldiği doğrultuda görmeyi ve göstermeyi  alışkanlık edinmiş çözüm üretmekten uzak kimselerdir.
 
Ece Bilgin 

11 Eyl 2012

Mutlu domuz, Bedbaht insan !..




Bana niye gülmüyorsun diyorlar, ben niye güleyim,  niye mutlu olayım ki?  Hiçbir şey eskisi gibi değil , olması gerektiği gibi değil;  ağacın yeşili, denizin,  gökyüzünün mavisi, yağmurda ıslanan toprağın kokusu..Hepsi sahte, hepsi bir başka, hepsi de sanal alemlerin ürünü gibi. Yıldızlar eskisi gibi parlamıyor gökyüzünde, ışık kirliliği her yerde..Son zamanlarda arzularım bir türlü yerine gelmiyorsa eğer, sırf bu nedenledir belki de , yıldız kaymalarını izleyip dilek tutamadığımdandır, yana yakıla istediklerimin, özlemlerimin hep belirsiz zamanlara kalması.
Herkes  kıvırtık, herkes maharetli  bir dansöz bu dünya  sahnesinde. Ne dostluk kalmış gerçek anlamda ne içten duygular insanlar arasında . Acı ile umutsuzluk kolkola .İyiye, güzele dair çabaların hepsi boş, sonuçsuz nedense. Ben niye, kime güleyim, neden mutlu olayım sahtece?
Dünyayı para elegeçirmiş, para! Varsa çıkar, menfaat ..Vatan, millet, ana, kardaş hele hele doğa, hayvan sevgisi! Hak getire..Bizde yırtınıp duruyoruz habire “yaşam hakkına saygı” diye.
Kendi cinsine değil karındaşına yaşam hakkı vermeyen toplumdan kendi dışındaki canlara merhamet etmesini beklemek safdillik değil de ne?
Emekli bir üst düzey yönetici yazılarımla ilgili yorum yapıyor ayak üstü; hayvan haklarını iyi savunuyorsunuz ama, bizlerin genlerinde hayvan sevgisi yok diye.. Öyle mi ? Türkler hayvan sevmez mi? Bakıyorum etrafıma, çoğu bu tanıma uygun insanlarla çevrili. Meşhur Vişnelik Pazarı dönüşü  arkadaşımın evinin önünde soluklanırken bizler gibi pazar torbalarını bırakmış dinlenen bir bayana bütün sevecenliğiyle yaklaşıp sürünüyor “Dudu’nun yavrusu”. Kadın bir öfke, bir hışımla kovalıyor yavru kediciği, pist pist.. Zaten sunsa da torbaların içindeki sebzeleri yemezdi ki Dudu’nun yavrucağı . Beklediği belki biraz ilgi, biraz sevgi 
Her zaman çantamda bulundurduğum kuru mamadan bolca kediciğe verdikten sonra dönüp kadına nasıl bir tavır içine girdiğine bakıyorum , o da bana bakıyor kendince alaylı, müstehzi.
Bir zamanlar hayvan yasalarıyla ilgili merciin başında bulunan saygıdeğer şahsı hatırlıyorum, onun benim yazılarımla ilgili sözcüklerini; “bizim genlerimizde hayvan sevgisi yok” sözünü.. Ne sevgisi var? Kendi cinsine sevgisi? Doğa,  ağaç,  çiçek,  millet,  vatan? Ne sevgisi var genlerimizde?  İnsanın kendi cinsiyle ilgili yaptıkları kafama takılıyor, sonra diğerleri.. Biz birbirimizi seviyor muyuz , ağacımızı, taşımızı, toprağımızı, vatanımızı, milletimizi seviyor muyuz acaba? Ya da sevmekten ne anlıyoruz?
Sorumluluk nasıl bir duygudur diye düşünmeye başlıyorum birden. Sevmek şart mı sorumluluk duymak için? Dünyayı paylaştığımız diğer canlılar için sorumluluk hissetmek..
Bunun devamı kendi geleceğimizi güvence altına almak değil mi? Ah ! şu insan oğlu ne kadar da aymaz ne kadar da sığ düşünceli.  Mesela pazar dönüşü o yavru kediyi kovalayan bayan ailesinin bir haftalık erzağını evine götürmenin coşkusu ve mutluluğu içindeyken ekolojik zincirin  olmazsa olmazlarına kayıtsız kaldığının ve bir gün bu kayıtsızlığının ailesinde, kendisinde  nasıl da olumsuz sonuçlar doğuracağının farkında mı acaba? Hiç ama hiç sanmıyorum Toplum tam bir aymazlık içinde , hemen herkes günü birlik yaşıyor, bugünü kurtarsın da gerisi ne olursa olsun...
Gel de mutlu ol, gel de neşelenip gül kahkahalarla. Mutlu olunacak ne bıraktılar ki cennet vatanımızda. Duymayanlar duysun, bilmeyenler bilsin; vatan topraklarından sonra  şimdi sıra denizlerimize gelmiş onları satıyoruz., hem de üzerlerindeki fenerleriyle birlikte. Hadi canım demeyin biraz duyarlı, biraz uyanık olun. Belki siz geldiniz gidiyorsunuz ama ya yeni nesiller, ya sizlerin yavruları, ya onların çocukları, torunlarınız ? Sevginiz yoksa bile sorumluluk duygunuz olmalı . Eğer insansanız, kendinizi insan hissediyorsanız.
Mutlu domuzluktan vazgeçin, birazcık bedbaht da olsanız  insan olmayı deneyin, İNSAN!

Ece Bilgin

2 Ağu 2012

Sokak köpeklerinin tarihi


OSMANLIDA SOKAK KÖPEKLERİ

Osmanlı İmparatorluğu’nda dokunulmazlıkları olan sokak köpekleri kartpostalların değişmez figürleriydiler. 1865’te toplatılıp Hayırsız Ada’ya gönderilen köpekler, büyük bir İstanbul yangını çıkması üzerine geri getirildiler.

 "Hayatımda hiç bu kadar mahzun bakışlı ve kalbi kırık sokak köpekleri görmedim." (Mark Twain, İstanbul ziyareti, 1867 Ümit Sinan Topçuoğlu’nun kitabından.)

 Topçuoğlu’nun bulgularına göre köpeklerin İstanbul’a Türklerle geldiği kabul ediliyor. Bizans’ta kedi hakimiyeti varmış. Eski çağlarda İstanbullular’ın kafasında şöyle bir inanışyer ediyor:


Köpek Toplama Harekatı

 İstanbul’da köpeklerin başı ilk kez bir İngiliz turist yüzünden belaya giriyor. Galata’da gece yarısı bastonuyla köpeklerden korunmak isteyen yabancı, köpeklerin hücumuna uğruyor. Kaçarken yüksek bir duvardan düşüp ölüyor. Majestelerinin hükümeti Osmanlı’ya ültimatom veriyor. Sultan 2. Mahmut da kararını açıklıyor.

 "Sokak köpekleri tez elden toplana, teknelere konula ve Hayırsız Ada’ya bırakıla..."

 Operasyon başlıyor. Halk, köpekleri bırakın diye haykırıyor. Yeniçeri Ocağı’nı dağıtan 2. Mahmut kararını geri alıyor.

İkinci büyük köpek toplama harekatı Sultan Abdülaziz devrinde yaşanıyor. Köpekler toplanıyor, teknelere konulup Hayırsız Ada’ya bırakılıyor. Bu operasyonla eşzamanlı olarak 1865 eylülünde büyük İstanbul yangınlarından biri başlamasın mı? Beyazıt’tan Gedikpaşa’ya kadar evler konaklar kömür oluyor. Halk anında bu felaketin gerekçesini buluyor:
-Köpekleri topladınız, Allah da cezanızı verdi! Köpekler olsaydı önceden haber verirlerdi. Tekneler yeniden Hayırsız Ada’ya gidiyor, köpekleri yükleyip İstanbul’a geri getiriyor.

Köpek dostu Abdülhamit

 Padişah 2. Abdülhamit döneminde İstanbul köpekleri en rahat dönemlerini yaşıyorlar. Köpeklerle uğraşmıyor, kuduzla uğraşıyor. Fransa’ya Pastör Enstitüsü’ne heyet göndererek, 10 bin altın bağışlıyor. Dünyadaki üçüncü Kuduz Enstitüsü’nü İstanbul’da kurulmasını sağlıyor.

 Bu dönemde Mavroyani Paşa’nın araştırması "Sokak Köpekleri" ismiyle kitap haline geliyor. Paşa o tarihlerde kuduz vakası görülmemesini şöyle açıklıyor:


Hürriyet geliyor, zürriyet gidiyor

 1908’de Abdülhamit devriliyor. Memlekete "hürriyet" geliyor. Abdülhamit’in bütün değerleriyle birlikte sokak köpekleri de yeni rejimin hışmına uğruyor. Talat Paşa’nın Dahiliye Nazırı olarak görev yaptığı 1910’da İstanbul’un tarihindeki en büyük köpek itlaf kampanyası başlatılıyor. 

 Fakat o yıllarda halktaki köpek sevgisi yüzünden sürgün köpeklere her gün sandalla yiyecek gönderiliyor. Başlarına da iki personel atanıyor.

   Sultan 2. Abdülhamit Han'ın hal'inden kısa bir süre sonra, İttihat-Terakkî hükümeti tarafından gerçekleştirilen elîm hâdiselerden biri de 1910 haziranındaki köpek itlâfıdır. Sokaklardan toplanan 80.000 köpek mavnalarla Hayırsız Ada'ya (Sivri Ada) götürülerek orada aç susuz ve yapayalnız bir ölüme terk edildiler. Kayalıklarla kaplı bu adada neredeyse dikili tek bir ağaç dahi yoktu.Avrupada eğitim görmüşve batı şehirlerine hayran olmuşjöntürkler de İstanbul'un Avrupa kentleri gibi olması için sokaklarda gezen bu canlı çöplükleri temizlemenin lüzûmuna inanıyorlardı.Köpekleri 3-5 kuruşkarşılığında toplayanlar mahallenin ayak takımıydı.Köpekler toplandı, Tophâneden bindirildikleri mavnalarla Hayırsız Ada'ya götürülüp atıldı. Artık bu gidişin dönüşü de yoktu.İstanbul Belediye Başkanı Suphi Beyin köpek kıyımını, sonraki belediye başkanlarından Cemil Topuzlu devâm ettirdi. '80 Yıllık Hatıralarım' isimli hâtırâtında "30 bin köpek öldürttüğünü" iftiharla anlatır. O sene çıkan Balkan Savaşı da, İstanbullular tarafından köpeklere yapılan cefânın cezâsı olarak yorumlandı.

4 Tem 2012

KEDİ VE KÖPEKLERDE T.C. KİMLİK NO !




Bakanlık sahipli ve sahipsiz tüm hayvanlar için bir yönetmelik düzenledi...

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, hastalıklarının daha etkin kontrolünü sağlamak amacıyla, kedi ve köpeklerin kimliklendirilerek kayıt altına alınması ve kayıtlarının düzenli tutulması ile ilgili usul ve esaslarının belirlendiği yönetmelik taslağını görüşe açtı. ”Kedi ve Köpeklerin kimliklendirilmesi ve kayıt altına alınması yönetmelik” taslağa göre hayvanların kimliklendirilmesi, veteriner hekimler tarafından mikroçip ile yapılacak. Yeni doğan hayvanların kimliklendirilmesi, doğumdan itibaren en geç 4 ay içinde gerçekleştirilecek. Mikroçip takılarak pasaport düzenlenen hayvanlar 7 gün içinde veri tabanına kaydedilecek. Veri tabanına kaydedilmiş hayvanlara ait aşı uygulaması, sahip değişikliği gibi pasaporttaki ve veri tabanındaki bilgilerin değişmesi halinde en geç 7 gün içinde yeni bilgilerin kaydedilmesi gerekecek.

Mikroçip, iki skapula (kürekkemiği) arasına veya sol tarafta boynun kulağa yakın kısmına, deri altınauygulanacak. Mikroçip takılmış hayvanlar, yılda bir kez çipin çalıştığından emin olmak için taramadan geçirilecek. Üzerinde bireysel tanımlama numaraları bulunan mikroçipler, Bakanlıkça belirlenecek usul ve esaslar dahilinde yetki verilen serbest veteriner hekim, kurum ya da kuruluşlar tarafından uygulanacak.
Kimliklendirilmiş kedi ve köpekler için, pasaport da düzenlenecek. Pasaport üzerindeki numara da ayrıca oluşturulacak veri tabanına kaydedilecek.  İşletmelerin sorumlu veteriner hekimleri, kayıt altındaki kedi ve köpeklerin satılması durumunda, sahip değişikliğini, hayvanların veri tabanına, pasaportuna işleyecek. Sahipli hayvanların kimliklendirilmesi ve kayıt altına alınmasına ilişkin masraflar, hayvan sahipleri tarafından karşılanacak.


Avrupa Birliği’ne bağlı ülkelerde kedi ve köpekler için pasaport uygulaması bulunuyor. Pasaport almak için mikroçip ve veterinerlere başvurmak gerekiyor. AB ülkeleri dışında bu pasaport geçerli değil. ABD, Yeni Zelanda ve Avustralya’da da ev hayvanları için pasaport uygulaması mevcut. Veterinerden alınan bir sertifika sonucunda pasaport hayvan sahibi için çıkarılıyor. Avustralya’da mikroçip bulunmayan hayvanlar pasaport alamıyor. Kanada’da ise mikroçip zorunlu değil.
A.A

27 Şub 2012

Babaları Vasiyet Etmiş…


Birine, bir güzelliğe gönül verirsin
Bu bazen dağ olur, taş olur
Vatanın olur.
Ya da bir fikirdir gönül bağladığın.
Bazen de bir saçı perçemli yar
Ya da kadınsan eğer,
Ağzı karanfil kokulu bir filinta gibi er olur.
Sonra bir şeyler bahane olur.
Dermansız hastalık
Şanssız bir kaza bir kavga belki de.
Yaşlı da olsan genç de vaktin gelmişse eğer,
Göçüverirsin bu alemden
Yaşadıkların yaşamayı düşlediklerin de
Seninle birlikte girer,
Aşık Veysel’in sadık yarim dediği kara toprağa.
Önce sen gidersin ardından sana ait ne varsa
Belki sarman bir kedi,
Düşük kulaklı bir köpek,
Saksılarında boynu bükük sardunyaların.
Hani o gönül bağladıklarını çok ama çok sevdiklerini
Bir süre anar geride kalanlar
Sonrasında hiç yaşamamışçasına bir iz kalmaz senden.
Vasiyet te etsen atarlar kediciklerini sokağa
Can yoldaşın sevgili köpeğin düşer barınaklara,
Tel örgülerin ardına.
Çiçeklerini sulamazlar
Resimlerine bakmazlar.
Sevdiğin şarkıları çalmazlar
Birlikte gittiğiniz yerlere uğramazlar.
Bir tek suretin kalır.
Sırsız, artık kimselerin bakmadığı demode aynalarda.

Geçen ay bir arkadaşımıza satılık ev bakıyoruz. Vişnelik’te bir daire içini gezdik, eşyalar duruyor henüz. Yaşlı karı koca ölmüşler. Önce erkek, ardından da eşi. Bir tuhaf oldum daireyi gezerken, sanki onların mahremiyetine saygısızlık etmiş gibi hissettim kendimi. Mutfaktaki tas, tabak, bardaklar, yatak odaları, elbise dolapları, pencerenin önündeki uzun saatler oturup dışarıyı seyrettikleri kumaşı hayli eprimiş büyük kadife koltuk. Ayakkabı dolabında giydikleri yumuşak, kumaşlı terlikler. Hepsi onların daha birkaç ay öncesinde kullandıkları eşyalar. Öylece durmakta, sanki o çift yine gelecek ve yavaştan zamanın soldurmaya başladığı eşyaları tekrardan kullanmaya başlayacaklar gibi.

Sonra daireyi gezdiren komşularından öğrendik; bir küçük cins köpekleri varmış vefat eden çiftin, içim ezildi, ağzım kurudu, ona ne oldu diye sormaya korktum bir olumsuz yanıt alırım diye. Ama ben sormadan anlattı bayan, Eskişehir dışında oturan kızları götürmüş köpeciği. Babalarının vasiyeti imiş, sakın bırakmayın demiş. Onlar da vasiyetin gereğini yerine getirmişler. Sevindim, içimden koskocaman bir ‘oh!!’ çektim.

Evcil hayvancıkların alışkanlıkları çok başka oluyor, sahiplerine ölesiye bağlanıyorlar, çünkü onların dünyaları bir tek sahipleri, bizler oluyoruz. İnsanlar gibi çok fazla ilgi alanları yok . Onları bir şekilde bırakmak, terk etmek, zavallıların ölümüne neden olabiliyor. Bununla ilgili öyle çok olaya şahit oldum ki, içimden hiç çıkmayan anılar, sahneler, geride boynu bükük kalan kedicikler, köpecikler hatta ve hatta muhabbet kuşları.

Sıkı hayvan dostu arkadaşlar arada aramızda konuşuruz, bizlere bir şey olacak olursa geride bıraktığımız kıymetlilerimize ne olur, onlara kimler sahip çıkar diye. Kimsenin kıymetlileri, el bebek gül bebekleri canları, sokaklara, barınaklara düşmesin, meçhullere gönderilmesin. Aynı o yaşlı çiftin çocukları gibi vefalı çıksın emanetçiler.

Not: Sıcaklarda nasıl da susuyoruz, aynı bizim gibi sokaklardaki canlar da susuyorlar. Kapılarınızın önünde sürekli bir kap taze su bulundurun onlar için. Su verin su gibi aziz olun..

Ece Bilgin




8 Şub 2012

Siz Sıcak Evlerinizdeyken..




Soğuk, çok soğuk değil mi? Alışveriş için dışarı çıktığımızda, iş dönüşü evimize dönmek için sokağa çıktığımızda nasıl da acele ediyoruz sıcak evlerimize bir an önce dönmek, kavuşmak için. Evimiz güzel, evimiz sıcacık , rahat, güvenli. Yemekler çeşitli, örtü yorgan döşek yumuşak, kalın, ısıtıcı. Her türlü konfor elimizin altında, sevdiklerimiz yanımızda, oh be ne güzel, ne rahat değil mi?

     Olsun, elbet olsun. Allah kimseleri sıcak yuvalarından, sevdiklerinden uzak etmesin, açlıkla terbiye edip sınamasın.

     Ancak ben bir şeylere dikkat çekmek istiyorum; bizler evlerimizin koruyuculuğuna, rahatına çekildiğimizde, perdelerinizi dış dünyaya çektiğimizde, dışarıda, sokaklarda kalan canlar acaba ne yaparlar?

     Kimlerdir bu canlar? Hani şu sokak başlığı altında sıraladıklarımız. Kediler, köpekler işte onlar, onlar da can değil mi? Hiç düşündünüz mü bu soğuklarda eksi derecelerde nerde yatar, ne bulup, ne yer, ne içerler?

     Düşünmek bir yana onların sığınabilecekleri bodrumları, odun kömürlüklerimizi, merdiven boşluklarını, işte buna benzer yerleri bir iyice kapatıp o zavallıların bir nebze de olsa  korunmalarını engelleriz değil mi? Kimisi bebeklidir, kimisi hasta, kimisi (ki çoğunluğu) aç. Ama biz hiç düşünmeyiz bunları, görmezden geliriz  ve hatta hatta “onlara Allah verir” gibi akıl almaz bir vicdansızlığa sığınır, kendi kendimizi bir güzel avutur, kandırırız.

     Ah! bakın burada rahmetli hayvan dostu İsmet Sungurbey’i anımsadım; televizyonda yapılan bir programda anlatmıştı. Çocukken hayvanlara çok düşkünmüş ve onlar için çok üzülür, aç kaldıklarını düşünür, sürekli babasını bu konuda sorgularmış, babası da ona her seferinde sen merak etme biz gece yatağa girdiğimizde Allah onlara gökyüzünden ekmek atıyor diye avutmaya çalışırmış. İsmet bey büyüdüğünde bunun hiç de böyle olmadığını görmüş, o günden sonra da kendisi el ayak çekilip herkes uykudayken, sokaklarda canlara yemek taşır olmuş.

     Evet, sokaktaki canlara siz biz bakmazsak, kollamazsak, açlığını, susuzluğunu görmezden gelirsek, yaralarını sarmazsak onlara kimseler yardım etmez. Allah kullarının yüreklerine merhamet, vicdan vermiş, yarattığı canları da onlara emanet etmiş. Ne demiş Yunus Emre “Yaratılanı hoş gör, yaratandan ötürü”.

     Şimdi bu soğuk günlerde sokaktaki canların bizlere her zamankinden çok daha fazla ihtiyaçları var. Sığınabilecekleri ufacık bodrum gibi, aydınlık araları gibi yerleri onlara çok görmeyelim, evlerimizden, sofralarımızdan canlar için ayrılabilecek yiyecekleri bahçemizin bir köşesine, ağaç diplerine bırakalım, yaşamalarına, acı çekmemelerine yardımcı olalım.

     Bizler kış hazırlığı yaptık, kalın paltolar, yakıtlar, erzaklar hepsi bir güzel elimizin altında. Ya onlar? Boş midelerle sokakların soğuğunda sevgisizlik, ilgisizlik, sahipsizlik.. Çok zordalar çok.   

 Kuşları da unutmayalım; bizleri hiç terk etmeyen, yaz kış neşeli cıvıldamalarıyla yaşamımıza renk veren serçeler, güvercinler. Camlarımızın önlerine ekmek kırıntıları, susam, darı, arpa koyarsak bahara yine ağaçlarımızın dallarında bize kışın bittiğini müjdeleyecekler.

     Unutmayın sizler sıcak evlerinizde, onlar dışarıda soğuk sokaklarda. Yardım ellerini uzatmak isteyenler için şehrimizde iki adet köpek barınma evinin bulunduğunu da hatırlatmalıyım. Oradaki canların da bu kış günlerinde en azından sıcak, şefkatli bir el tarafından bir baş okşanmasına çok ama çok ihtiyaçları var.

Ece Bilgin